
bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar. kendine deli diyenler, göstermişler keli. kralı gömmek için, çağırmışlar bir veli. veli kime ne desin? bilmem, etmem mi desin? başlamış anlatmaya..
develer tellal iken, pireler berber iken. bir eski dünyada bir eski şair varmış. şairin karısı, yokmuş. kızı varmış. kızı karısından değil yarısındanmış. yarısının kim olduğunu bilense yokmuş. kızı doğal olarak çok güzelmiş. adı rukal’miş. babası, kızının üstüne kuş kondurmaz, (rivayet odur ki kuşkonmaz çiçeğinin ismini de bu şair koymuş.) üstüne titrermiş. bir gün kız, dağa çiçek toplamaya gitmiş. ama o da ne? o zamana kadar hiç görmediği bir bitki tam karşısında. baştan korkmuş ama kendini ona dokunmaktan da alamamış. onların kültüründe yabancı “şey”den uzak durmak esasmış. biraz alıp babasına götürmüş. babası anlamış ne olduğunu ama salağa yatmış garibim. “birşey değil bu” demiş. “hiç bir işe yaramaz. insana dertten derde, gamdan gama sürükler.” tabi kız çok heyecanlanmış ama çaktırmamış. o da salağa yatmış anlayacağınız. babanın yıllar sonra anlattığına göre o bitki “tesripekit” otuymuş. ama kızına söylememişmiş.
kız, tekrar dağa, bayıra, çayıra gittiğinde yine bulmuş o dert, gam otundan. almış gelmiş eve. tabi babasına göstermemiş bu sefer. saklamış hemen. akşam olunca odasına çekilmiş ve incelemiş biraz. kendince fikir yürütmüş: “bu eğer dert otuysa, beni dertlendirmeli. dertlenmek için ne yapmalıyım? bunu bulmam lazım. ölüm, kaza, sakatlık. hayır hiçbiri olmaz.” tam o esnada pencereden bir “şey” görmüş. 1.90 boylarında, “esmer-renki gözlü”, selvi boylu, dal gibi, yakışıklı mı karizmatik bir delikanlı. aman allah’ı. rüya olmalıymış bu. ne sevinç ne sürur. evet, derdin kaynağını bulmuş nitekim: aşk. işin özü şu aslında sevgili okur: bizim rukal kızımız, dağda, bayırda ot ararken bu delikanlı, yiğit onu görmüş. sevdalanmış garibim. e doğal olarak da fakir ama gururlu, dolayısıyla da mahçup. derken efendim, gecenin köründe gelmiş kızın penceresine. bizimki de buna vurulmuş jilet gibi keskin nev’inden. kız pencereyi açmış ve birbirlerine aşk sözcükleriyle hitap etmişler bir süre. hayli zaman geçmiş olmalı ki rukal’in yatsı namazı yalan olmuş. sabah ezanı okunurken bizim delikanlı tutuşmuş. “eyvah ezan okunuyor. vah, tüh.” derken bizim kız anlamamış tabi olayı. “n’olmuş yani?” diye kaçar adım uzaklaşan delikanlının (bu arada onun adı da irfan’mış.) ardından bağırmış. meğer delikanlı caminin müezziniymiş. gidip camiyi açması gerekiyormuş. peki ezanı kim okumuş orası meçhul. kız, oğlan gitmeden ona elindeki ottan bir tutam vermiş. “al bunu” demiş. “benden sana armağan. beni hatırladıkça buna bak, derdini çoğaltır.”
bir tutam da kendinde kalmış. kız bakmış nasıl olur ne edilir diye düşünürken ağzına atmış çiğnemeye başlamış. “hmm” demiş. “güzelmiş.” oğlan da bakmış bakmış sonra bir kağıt çıkarmış (ki adı sigar’dır. sigar kağıdı.) sigar’a sarmış gam otunu. sonra yakmış. bir nefes çekmiş “rukal” diye inlemiş. ikinci nefeste “ah mine’l aşk” deyu titremiş. üçüncü nefeste “mah yüzüne bir nikap tut. ben yandım el yanmasın.” demiş, bayılmış.
eskiler der ya hani; aşkta derdi çeken erkektir. kadın içten içe od kıvamında.
epery zaman sonra, rukal’le irfan evlenmişler. tam bir gün bir gece düğün yapmışlar. dillere destan bir düğün olmuş tabi. herkes sigar’a gam sarmış. sigar gönüllere gam salmış, filan.
onlar ermiş muradına, biz de erelim, dua edin.
BİTTİ.
kaynakça: ünlü tarihçi corç teber seküli’nin kitab-u sigar’ında bahsettiğine göre sigara ilk olarak bu rukal sayesinde asıl anlamında kullanılmaya ve ilk defa irfan sayesinde şimdiki en meşhur şekliyle içilmeye başlanmıştır. evlendikten sonra marlboro soyadını aldıkları için şimdiki maço erkek sigarası marlboro’nun adı da onlara dayanmaktadır. samsun’lu olduklarından sebep de uzun samsun’dan elde edilen kar, onların hayrına fakir fukaraya dağıtılmaktadır. ikisinin ölüm tarihleri şöyledir: rukal iö (irfan’dan önce) 12′de; irfan ise rs (rukal’den sonra) 12′de ölmüştür. ölümlerine o zamanlar soğuk algınlığı teşhisi konulduysa da ( zaten o zamanlar 2-3 tane hastalık var: soğuk algınlığı, hıçkırık, kısa ama tuhaf, ve esneme, hem tuhaf hem en kısa ) akciğer kanseri olması kuvvetle muhtemeldir. kanımızca da soğuk algınlığından ölmüşlerdir. çünkü o zamanlar henüz bilinmeyen bir hastalıktan ölmek mantık dahilinde değildir. rukal ile irfan şimdi ölseler kanserden ölebilirler ama o zaman asla ve kat’a kanserden ölebilemezdiler. üşütmüşler biraz, ondan.
not 1: yıllardır şu büyük fontlarda “BİTTİ” yazmaya özenmiştim. o da oldu. so what?
not 2: ee hani peri masalıydı bu. nerde peri? onu bulmak da sana kelmış sevgili okur. ben biryerlere gizledim. ister “al sat, bal sat” da bul, ister “renkli istop”a sor, istemezsen de yan gel yat. periyi de nah görürüsün.